Ahmet Yıldız'ın YALÇIN KÜÇÜK ile Söyleşisi
Ahmet Yıldız : Değerli Hocam, yıllar önce ilk kez dile getirdiğiniz konuların yıllar sonra gerçek olarak ortaya çıkmasıyla ünlüsünüz. Örneğin Bilim ve Edebiyat'ın ilk baskısı 1982'deydi yanılmıyorsam ve siz o zaman, "Böyle giderse çeviri dili Türkçe'ye egemen olacak ve bu felaket olacak" diye yazmıştınız. Bugün edebiyatımıza egemen dil çevirmenlerin insafına kalmış durumda. Bu isabetli saptamalar bilim+edebiyat+tarih üçgeni yönteminin ürünü mü? Bir aydının ve sanatçının olmazsa olmazları nelerdir?
Yalçın Küçük : Aydın ve sanatçı olmak mı, birlikte aldığımızda, en-kök tanımı, dilini sevmesidir; diline titiz olmayanı, aydın olarak, düşünemiyorum. Dilini sevmek mi? Türkçe'nin dışında bir dilden üniversite eğitimine isyan etmeyeni, dilini seven olarak tanımlıyamıyorum. Yabancı dilde üniversiteyi "içlerine sindirenleri", dil-onuru fukaraları kabul etmek yerindedir. Bu benim en eski ve değişmez görüşümdür;1960 yıllarında, Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde öğretim üyesiydim, o zaman da bu görüş ve açı içindeydim, Boğaziçi'ni, Robert College'den türeme olduğu için henüz üniversite saymıyorduk ve ODTÜ, yabancı dilde tek üniversite idi, durdurmak istiyordum. Devrimciler ve solcular, her yere ve her tepeye egemen idiler; ve beni, yalnız bıraktılar.
Dili sevmek, dili ciddiye almak ve geliştirmektir, hep buna çalışıyorum. Dilime aşkla bağlıyım; aşk, birlikte gelişmektir.
Dil sevgisi halk sevgisidir; öyle olmakla birlikte, Tezler'de devrimciyi, tutucu olan halkı ilerici yapmaya çalışan olarak tanımlıyordum. Halka tapınmak, dalkavukların işidir ve bu nedenle de dili sevmek, tıpkı halkı sevmek türünden, sürekli geliştirmek demektir.
Ben, dilimle birlikte gelişmek istiyorum ve böyle yaşıyorum. Beni okuyanlar önce, bir dil tutkusu okumalıdırlar.
Sorunuzun diğer bölümüne gelince, dilimiz, yabancı bir dili ve bu arada Tükçe'yi bilmeyenlerin, sevmeyenlerin, tasallutu altındadır. Bu tasallut her gün artıyor ve bir işkenceye dönüşmektedir; Paris'ten zındana döndüğümde, Edirne Kapalı'dan Ulucanlar Kapalı'ya nakledildiğim akşam, 1998 sonudur, kanallarda Korkmaz Yiğit'in akıl almaz açıklamaları vardı, çok büyük ve "Mid-Night Express" filmini yalanlamayan bir koğuştaydım, tanıyanlar çıktı , beni koğuş-ağalarının yanında, ayrı bir yer demektir, misafir ettiler, kanallara daldım, kendimi unuttum, güya dinliyordum, güya Türkçe idi, fakat önemli yanlarını anlamıyordum. Korkmaz Yiğit, arada bir "bunu Başbakan Mesut Yılmaz'la paylaştım" diyordu ve ben hiç ama hiç anlamıyordum, zengin bir inşaatçı idi, başbakanla neyi paylaşıyor, çıkaramıyordum. Sık sık paylaşıyordu, şimdi öğrendim, tv spikeri kızlar da hep "bizimle paylaştığınız için teşekkür ederim" diyorlar, gelir bölüşümünün bu kadar bozulduğu bir zamanda, bütün zenginlikleri Koç'un, Sabancı'nın topladığı bir asırda, insanlarımız devamlı birbiriyle paylaşıyorlar; hem anlamıyordum ve hem de burada dilimizle ve halkımızla bir alay görüyordum. Bunu anlamak için, sonunda, önce Fransızca'ya çevirdim, Paris'ten doğru zındana inmiştim, çevirmem doğal karşılanmalıdır ve anladım, Fransızca bilmeyen, Türkçe sevmeyen, muhtemelen Galatasaray Lisesi'nden terk, bir tv çevirmeni, Fransızca "faire-part" sözünü, "paylaşmak" olarak çeviriyor, ahmak ve ahmaklar dilimize tecavüz ediyorlar. "Bildirmek", “anlatmak”, demektir; bilmeyenler, "ortak etmek" ve dolayısıyla da "paylaşmak" sanabilirler; Fransa'da ölüm ilanları bu fiil ile yazılıyor, "duyurmak" anlamındadır. Ahmak çevirmen bilmiyor, bir işadamı, bir başbakanla paylaşmaz, "anlatır", eskiden "arz etmek" deniyordu, "maruzatım var" deniyordu. Şimdi, herkes paylaşıyor, erkekler kız arkadaşı ile "çıkıyorlar" veya "birlikte yaşıyorlar", şimdi dilimiz, ahmak ve cahil çevirmenlerin metresidir.
Benim sevgili kız kardeşimin sevgili oğlu, benden ayrılırken, bana, "dayıcım, kendine iyi bak" diyor; ben içimden sadece, "Hay allah! Bu da nereden çıktı" diyordum, ilk kez duydum, bizim ailede, büyüklere ikinci şahıs tekil hitap yoktur, bunu terbiyesizlik sayarız, bu soysuzluk'tur... Benim kız kardeşimin oğlu, bana, nasıl "kendine iyi bak" yollu, emir verebilir; ahmak bir tv dizi çevirisi, "take care of yourself" sözünü böyle anlıyor. Yazık, dilini esarete veren bir millet, kimliğini kaybetmiş, demektir.
Kapıdan yolcu ediyordum, bir konuyu konuşmuştuk, "ben dönerim" dedi, islamcı dostum idi, ilk kez duymuştum, her halde Mevlevi oldu, öyle düşündüm. Arkasından baktım, asansöre dönmeden biniyordu, buna da şaşırdım, hem "ben dönerim" diyor ve hem de dönmeden giriyor, sonra baktım herkes dönüyor, çoğu da "geri dönüyor", bunu da araştırdım ve araştırmak ciddiyettir, önce aklıma Hasan Cemal geldi, bir ipucu türünden ucundan yakaladım, sürekli "geri döndüm" diyor, bu nedenle, bu "geri dönme" fiilini, Hasan Cemal'in başlattığı ve Recep Erdoğan'ın sürdürdüğü döneklik modası sandım, veba salgını demek daha doğrudur, çünkü modadan daha hızlı yayılıyordu. Ve dedim ki, baktılar ki bu dönme işi kârlıdır, herkes dönüyor ve "ben sana geri dönerim" diyorlar. Bu da tuhaf ve fazla cinsel bir dönüş olmalıdır. Yazık sonradan, "I'll come back" veya "I return back" diyorlarmış; çok şükür henüz, "I ring you back" demiyorlar, bir ahmak çevirmenin bunu, "arkanı zillerim" olarak anlaması ve söylemesi de mümkündür ve yakındır. O zaman islamcı dostum bana, "arkanı zillerim" diyecekti; yazık, islamcılar artık beni hiç şaşırtmıyorlar ve ben yakında Emine Gülbaran ile Nisa Özyurt hanımların başlarındaki türbanı çıkarıp bunlarla bir güzel halaybaşı olduklarını görürsem bile şaşırmayacağım, yarından da yakındır. Yazık, milletimiz, hiç sıkılmadan dönmektedir.
Bu "dönme" fiilini, ancak böyle yazabiliyorum. Şimdi biz, her emperyalistin esiri olmuş bir kavimiz, acıdır. Sorunuz, bunu yirmi yıl önce haber verdiğimi haber vermektedir; demek ki ben bunun 1982 yılında bir felaket olacağını haber vermiş durumdayım. Ama, eninde-sonunda bir yıkımı önceden haber vermiş olduğum için utanıyorum.
Dün, Gerçek Hayat dergisine mülakat veriyordum, okuyucuları daha çok islamisttir, "islamizm'i arıyorum" dedim, her halde beklemiyorlar. Peki islamistler, dilimize, yabancı tasallutuna, yabancı dilde üniversiteye isyan etmeyecekse ne yapacaklar, etmemeleri bir yana, hepsi yabancı dilde üniversitelere ve yabancı ilde üniversiteye koşuyorlar. Yazık, çok yazık, bunların islamizmine kim inanır, bunları kim muhafazakar sayar, Avrupa'da mufazakarlar ne yapıyorlar, "gelmesinler" diyorlar ve bizim muhazakarlar, "gelsinler, gelsinler" deyip harem-i ismetini açıyorlar. Bunları söylüyordum, islamizme ve mufazakârlığı en çok muhtaç olduğumuz bir zamanda yok oldular; peki, artık, büyük şairimiz Fikret'in, “Haluk'un Vedaı" şiirine nasıl karşı çıkarlar, durum budur.
Durum nedir, Tercüman gazetesi ile Cumhuriyet gazetesi kaynaşmış, birleşmiş haldedir. Beni hiç heyacanlandırmadılar, Türk Dil Kurumu beni hiç heyacanlandırmadı, bu iki gazetenin "s" yarışı olarak görüyordum, a'ya şapka konacak mı, konmayacak mı, bütün kavgaları bu oldu ve şimdi, Tercüman da şapkayı attı.
Dilimiz hep esaret altında olmuştur.
İbn Battuta, büyük bir seyyah idi, Anadolu'ya Alanya yakınlarından çıkmıştı, on dördüncü yüz yılın ilk yarısı ve Emir Orhan zamanıdır. Bize ne bırakıyor, Antalya'dan yukarı, Burdur, Aydın çıkıyor ve dilini anlayan bir tek Anadolu "halkı" bulamıyor, anlamıyorlar. Halkımızdan biri, "arabi danişem" diyor, böyle kayıtlı değil, ben böyle aktarıyorum ve sonra bu büyük seyyah ile kelam edemediği ortaya çıkıyor. Ben İbn Battuta'yı Fransızca çevirisinden inceledim, halkımızdan bir kimse mahcup olmuş ve çevresine, neden anlaşamadığını anlatmış, Battuta'nın bunu aynen kaydettiğini okuyoruz, halkımızın kendi arasındaki bu cümlesi, yanlışsız Farisi'dir. Demek biz, Anatolia'da, on dördüncü yüz yılda Farisi konuşuyorduk.
Peki, şaşırtıcı mı? Hiç öyle görünmüyor. Tarihsel gerçeklere uygun düşüyor, demek ki mantıklıdır. Bir, biz İç Asya'dan, İran'dan geçerek geldik ve transit geçmiyorduk, İran Platosu'nda yüz yıllardır yaşıyorduk. Büyük Selçuklu Devleti oradadır ve "Kürdan" sözcüğü, Sultan Sencer'in marifeti olup bugünkü İran'da bir bölgeyi anlatıyordu. İki, “Anatolia”ya yerleşsek de arada sıkılıyor ve belki yüz bin oba kalkıp yine İran Platosu'na çıkıyorduk, boş zamanlarda da devlet kuruyorduk. Albay Rıza'nın dışında, "pehlevi" bir yapıştırma addır, İran dilinin belli bir dönemde adına "pehlevi" denmektedir, İran dinastileri hep Türk idi, orada kalıyorduk. Dilimizin Farisi çalması bu nedenledir.
Bunun geçmişte kaldığı düşüncesi de doğru olmaktan uzak görünüyor, çocukken babam bana, "Yalçın, iyi giyin hava sert" diyordu, hep meraklıydım, havanın "sert" olmasını da anlayamıyor ve hep kendi kendime soruyordum. "Tokat gibi" soğuk, diyordum, hep uyduruyordum, ancak isabetsiz olduğunu Paris'te öğrendim. Sürgün'den istifade ederek Doğu Dilleri'ni tahsil ettim, Kırmanci, Sorani ve Farisi bunlar arasındadır. "Hevaa serd-e" demeyi öğreniyorduk, a'nın üzerinde şapkaya hâlâ ihtiyacımız var, İbrani isimlerin transliterasyonunda, "aaron" veya "yaakup" yazılıyor, Encyclopedia Juadiaca, bizim Talat Paşa'yı, "Taalat" yazıyor, Halman'ı da "Taalat" yazdıklarını tahmin edebiliyorum, uzun "a" yerine duble ediyorlar, ben de şapka olmadığı için duble "a" kullanıyorum, sondaki "e", Farisi de kısa "dır" yüklemidir ve "hava soğuktur" demektir. Demek ki, babam bana, “Yalçın hava sert" dediğinde, bilmiyordu, ancak hala Farisi konuşuyordu, "Yalçın, hava soğuk" diyordu. Kuşkusuz babamın bilmeden Farisi konuşmasını düşünmemde, bizim Akkaoyunlu-Türkmen olduğumuzu da söylemesinin etkisi var. Akkoyunlu İmparatorluğu, Dıyarbekir merkez, bugünkü İran içine uzanıyordu. Demek, yakın zamana kadar biz kısmen Farisi konuşyoruz.
Dilimizdeki "bana hoş geliyor" türü konstrüksiyonlar da dilimizin yapısına yabancı ve Faris'den ithaldir; dil-bilimde bu konstrüksiyonun özel bir yeri var, Hint-Avrupa dillerde karşılaşıyoruz, görülüyor, özne yerinde, tümleç, "bana" var, bize yabancıdır. Dilimizin Araplar'ın etkisinde kaldığı, demek ki, uydurmadır ve top yekün Arap düşmanlığının bir parçası sayabiliriz.
Benim onomastique denilen isim-bilim'de yaptıklarım da dil sevgisidir, "berktay", Alman Yahudicesi olan yiddish "berk" veya "berg" kökü ile, Moğolca "-tay" ekinden oluşuyor, Moğolca bu eki, "-tay", çok seviyoruz, "lı" demektir ve "berktay" dağlı anlamındadır. "Kutay" adına geldiğimizde, Türkçe "kut" ile İbrani "ay" ekinden yapılmıştır, İbrani "ay" eki, "-lı" veya "-lu" demektir, "selçuk-lu" veya "osman-lı" bildiğimiz sözcüklerdir, "kutay", "kutlu" anlamına geliyor; müfrit Kemalistlerden "Cemal Kutay" dolayısıyla biliyoruz. "Cemal", bildiğimiz "cemal" olabilir, ancak "or-al" misali, "cem-al" olması ihtimali de yüksektir. "Al" veya Türkçe'de "el" de yapıyoruz, İbrani "allah" olup, "gur-el" çok tanınanıdır, aslı "gur-al" diyebiliriz, İbrani "Allahın aslanı" anlamına gelmektedir. İsrail Hava şirketi "el-al", yükseğe ve Allah'a doğru, anlamını da veriyor ve "Gürel" veya "Gural" isimli vatandaşlarımız İsrael'de çok beğeniliyorlar. Analitik bir biçimde yazarsam, "cem-al kut-ay" düşündürücüdür, Cemal Kutay, müfrit Kemalist olmakla birlikte Kürt Prensi Bedirhan'ın torunudur. Bedirhan, Osmanlı'ya bir başkaldırı bahanesiyle, üç gecede kırk bin Süryanimizi kesmişti, başka nedenlerle birlikte ben Bedirhan'ın Kürd-Yahudisi olup olmadığını araştırıyorum, biliniyor. Dil burada önemlidir.
Batılılaşma dönemine geldiğimizde dilimiz, Fransızca'nın sömürgesi oluyordu, büyük romancılarımızın, Halit Ziya'nın, diğerlerinin yaptıkları, Fransızca cümle modelleriye cümleler kurup Fransız dilini Türkçe söylemek ve Fransız ruhunu aktarmaktı, "kakmak" daha doğrudur. Birisi teşekkür ettiğinde, "rica ederim" demek, "je vous en prie" söyleyişinin tam çevirisidr, biz ya "aman efendim" ya da "estağfurullah" diyorduk. Şimdi, "rica ederim" tarih oldu, "önemli değil" ya da "değmez" türünden soysuzluklar kullanıyoruz. Soysuzluk Amerikancadır ve artık dilimiz vahşi Amerika'nın sömürgesidir. Şimdi dilimiz en vahşi sömürgecilerin, Amerikalıların tasallutu altındadır.
Bir adam çıktı, eskiden turist rehberi imiş, turistleri en pahalı halıcılara götürüp komisyon alıyormuş, şimdi, senaryo fabrikası kurmuş, halı yerine senaryodan komisyon topluyormuş, yeni bir kitabıma resmini basacağım, resmine bakıldığında zekâsı belli oluyor, IQ uygulamaya gerek yok, çünkü bakmak yetiyor. Bu senaryo komisyoncusu, Amerika'dan alıyormuş, çeviriyor ve mutlaka, yedi sekiz yaşında biri kız diğeri erkek çocuk oluyor, oyuncu olarak İbrani asıllı ailelerin bebelerini seçiyoruz, nasiplerini buluyorlar ve hep bu kız ve oğlan bebeler, “girl” veya “boy friend”leri için kavga ediyorlar. Babaları-anaları, "Haluk" ya da "Meltem", "Selin" ya da "Ebru", son derece "demokrat" haldeler; şimdi "demokrasi", bebelerin girl-friend veya boy-friend'leri ile çıkışlarına soğukkanlı ve anlayışla bakabilmektir. Bu senaryo komisyoncusu, artık en büyük demokrattır. Bundan sonra Recep Tayyip ve Hasan Cemal beyler geliyorlar; her ikisi de döne döne geliyorlar.
Hepsi çok kötü Amerikanca konuşuyor, hepsi kuş kafalı Amerikalı misali anne ve babalarıyla Amerikanca tartıyorlar, tartışmayanı yok, bütün anne ve babalar Amerikan, son derece "demokrat" ve çok anlayışlılar, bu bebelerinin cinsel ve aşki sorunları üzerinde kafa yoruyorlar, hiç müdahale etmiyorlar, bu bebelerin, anne ve babalarına yaptıkları şakalar ise hem utanmazca ve hem de alçakçadır. Şimdi en yüksek demokrasi, bebelerin, anne ve babalarıyla tartışmalarıdır ve hem zekâ ve hem de ahlâk düzeyi açısından son derece alçakçadır.
Şimdi kanalların fonksiyonları, halkımızdan bir alçak sürüsü yaratmaktır. Bebelerden başlıyorlar, pop-corn yarışlarıyla sürdürüyorlar; maksat alçak fabrikası kurmaktır.
Halit Ziya ve diğerleri ile bugünküler arasında çok önemli bir fark var; Servet-i Fünun ve diğerleri, insanımızı yükseltmeye çalışıyordu. Halide Edip'in Handan'ında Handan benim için hâlâ çok yüksektedir; piyano veya keman çalıyor ve sosyoloji üzerine tartışıyordu. Bunlarınki ise alçaklaştırmak ve ahmaklaştırmaktır. Çünkü bu düzenin ancak ahmakların boynuzlarının üzerinde durabileceğini biliyorlar. Bilmedikleri ise, ahmaklaştırmanın ahmakların işi olduğudur; ahmaklaştırmak isteyenler, bu süreç içinde, önce kendileri ahmaklaşıyorlar.
Son Roma İmparatoru Fatih kitabımda yazdım ve yazarken de anarken de hep ağlarım, surlardaki bir kapıdan giren Türk akıncılarını görünce, "Kafamı kesecek bir hıristiyan yok mu" diye bağırarak ağlıyormuş, Türkler tarafından öldürülmek istemiyor; ben her onurlu davranışa ağlarım, ya sevinçten ya da acıdan ağlarım ve sonra, İstanbul alındıktan sonra, kesik başı bulunamasa da, imparator patiklerinden vücudu teşhis ediliyor. Ve ben de bu senaryo soygununa baktığımda, bu Romalı prens misali, "Bir tek müslüman yok mu" diyorum.
Dilimize bu en büyük tecavüz müslüman eliyle gelmektedir.
Bunu daha önceden haber vermiş olmak neye yarar, "her yerde sömürge” ve “her yerde satıcı var"!
Ahmet Yıldız : Lukacs gerçekçiliğin estetiğini teorize edebilmek için yıllarca Balzac'la yatıp kalktı. Stendhal'a göz ucuyla bile bakmadı. Oysa bugün Michele Lequenne gibi çağdaş Fransız eleştirmenleri Stendhal'ın romanlarının gelecek modern toplumun bütün sınıfsal izleklerini veren karakterlere sahip olduğunu, gerçekte Balzac'tan daha ileri olduğunu yazıyorlar. Siz bunu Julien Sorel'in "Yeni, başkaldıran ve başkaldırdığı için güzel" bir tip olarak değerlendirerek yapıyorsunuz. Biz de dergi olarak Türk edebiyatı bu bataktan ancak "yeni, karşı gelebilen, merak eden, reddedebilecek takati gösteren" yazar/şairler tarafından kurtulabileceğini düşünüyoruz. Siz ne dersiniz? "Küçük, sıradan, mutterid" damlalar görüyor musunuz edebiyatımızda?
Yalçın Küçük : Stendhal'ı orta okul yıllarımda okudum, isyancı ruhumla özdeşleşti. Julien Sorel'de dünyanın bütün haz ve nimetlerini gören, isteyen ve ancak reddeden bir tip görüyordum; Marx da bunu görebilseydi, Marx, kapitalizmin sona ereceğini, kaçınılmaz olarak batacağını yazıyordu fakat red'di yazmıyordu. Ne yazık, Marx'ta kapitalizmi red yoktur ve bende var. Komünist Manifesto'da da Stendhal türü bir çizgiyi göremiyoruz ve olsaydı, bu kapitalizm ve demokrasi tuzağından daha kolaylıkla çıkabilirdik.
Sadece Julien değil, beni, Madam Renal'ın aşkı da çok etkilemiştir, o aşk'ta bir lazer güç ve hızı buluyordum, o tarihte lazer icat edilmemişti, Madam Renal'ın aşkı, devrim hızında ve gücündedir. Sorel'de hem isteme ve hem red iradesi, Madam Renal'da devrimci bir tutku görüyordum. Balzac'tan ise çok hoşlanıyor, çok öğreniyor; fakat hiç etkilenmiyordum.
Tekeliyet'in rengi, kırmızı ve siyah'tır.
Sorunuzun ikinci kısmına ne yazık ki "evet" cevabı veremiyorum. Hayır, sorunuzdaki ifadeyi kullanacak olursak, bugün ne red iradesi ve ne de takati var. Aslında bu ikisi bir birinden ayrı değil, takat yoksa irade de yoktur, zındandaki açlık grevi deneyimlerimizden de biliyoruz; takatsiz kaldıkça ve fizik olarak ölüme yaklaştıkça, yaşamayı değil ölmeyi seviyoruz, istiyoruz.
Ölüme yaklaşanda red yoktur ve red yoksa ölüm yakındadır.
Red? Yıllardır, ün'e reddiye yazıyorum; ün, aydınımızın kendi kendine bağladığı prangadır. Bugün ün'e red yoksa, yaratcılık yoktur; çünkü, ün peşinde koşmak, oligarşiye yaranmaktır ve oligarşiden kopmak, medyasını, matbuatını red etmemek demektir. Bu gün, eleştirmenlerin çok büyük bölümü, oligarşinin kapı kuludur; bu nedenle yokturlar. Bunların yok olduklarını haykırmadan bir işaret bulamayız.
Tarih Vakfı, Orhan Silier, Can Paker Vakfı, bir zamanların müthiş devrimcileri hepsi, büyük spekülatör ve siyonist Soros'tan para alıyormuş, Tempo dergisi yazıyormuş, aldım, bir taş ile iki kuş vurdum, Tuna Kiremitçi de orada yazarmış, okudum. Orta okuldaki kompozisyon dersindeki her deneme, Kiremitçi'den üstündür; bir tek eleştiren var mı? Türkiye'de eleştiri Fethi Naci ile bitmiştir ve Fethi de bittiğine göre bunu söyleyebiliyoruz. Fethi, soldan aldığı eleştirmen rütbesini, oligarşiye teslim etmiştir. Son ile bunu anlıyoruz.
Tuna Kiremitçi kiremit satmalıdır ve sanatın canlılık işaretleri verebilmesi için bizim bütün kiremitleri kırmamız gereklidir. Ne yazık bir zamanlar iconaclast akımı vardı, şimdi ancak kiremit kırabileceğiz.
Görebildiğim iki nokta var; Rusça bir deyiş, "samizdat", bunu hatırlayabiliriz. "sam" kendi, “izdat” ise baskı ya da yayın, anlamındadır; "kendi-yayın" ya da "yer altı yayın" diyebiliriz. Sovyetlerin yıkılmasında çok büyük rol oynadı, gerçi çok fazla "yeraltı" değildi, Washington'da "Voice of America" veya Berlin'de "Free Radio" ile birlikte çalışıyorlardı. Fakat ne olursa olsun, başka söyleyiş buluncaya kadar, "samizdat" önemlidir, oligarşiye, bütün eleştirmenlere, bütün kanal ve matbuata kapalı, bunların hepsini kırılacak kiremit sayan bir edebiyat olmadıkça, edebiyatta filiz göremeyiz. Yazar, üç seçkin okuyucusunu bulmalıdır; bu bile fazladır. Bunlara dönmek, ölüme ve kısırlığa yönelmek anlamındadır.
İkincisi, bir yeni romantizm peşinde koşmalıyız. İnsanın marjinalleştirildiği, trivialisation sürecinde, insanın gücünü yükselten ve deneme türünü önemli ölçüde kullanan bir romana ihtiyacımız var.
Egzistansiyalizm, Batı'da en son ve en yüksek edebiyat akımı idi. Fakat ne yazık ki, romantik olamadı. Sartre, bir tür apolegetics yapıyordu, bu nedenle ben Albert Camus'yü kendime daha yakın buluyordum. Sadece Kırmızı ve Siyah değil, Yabancı da benim üzerimde etkilidir. Orada Camus, bize, başkasının cinayetini işlemekle de varolunabileceğini anlatıyordu. Camus'de red daha belirgindir; ben kendi işimi buluncaya kadar yaptığım işlerin çoğuna yabancı idim. Hep yapılmayan cinayetleri işledim.
Benim, bu kadar çok edebiyat eleştirisi yapmam da Camus-Yolu'dur, hep başkalarının cinayetlerini işliyordum. Öldürülmeleri gerekli olanlar vardı ve kimse öldürmüyordu. Sahipleri öldüremiyordu ve belki de takati yoktu, bu yüzden iradesi olamayacağını tespit ettik, ben öldürüyordum.
Sorel, kapitalizmi reddetti.
Ün'ü reddetmeden yeni edebiyat ve yeni insan olmaz; herkes kendi cinayetini işlemelidir.
Ve bu eleştirmenlerle başlamalıdır. Fethi Naci'yi esirgeyebiliriz, ağır hasta olduğunu duyuyorum.
Ahmet Yıldız : “ İnsan felsefeye dünden daha çok muhtaçtır" diyorsunuz Bilim ve Edebiyat'ta. Peki felsefenin edebiyatta yeri nedir? Hilmi Yavuz'a "felsefenin şairi" deniyor örneğin...
Yalçın Küçük : Daha deneme türü roman dediğimde, felsefeye daha yatkın edebiyatı anlatıyorum. Camus ve Sartre, felsefelerini romanla verdiler, felsefeleri eylemlilikte gizli idi. Elias Canetti'de daha açıktır. Ben daha romantik ve daha felsefi-deneme türü edebiyata ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. İhtiyaçtan kastım, edebiyatın ancak bu yolla vulgarizasyondan ve tükenmekten kurtulabileceğidir.
Roman, hâlâ büyük silahımızdır. Paslanmaktan ve tükenmekten kurtarmak zorundayız.
Kim diyorsa, bir cahil olmalıdır. Çünkü, şiir'i tanımlamak zordur, ancak her halde, müzikal bir felsefe de diyebiliriz. Şiir de felsefe de sözcük ekonomisi demektir. Dolayısıyla, her şair , bir yanıyla felsefecidir, bunu tespit ediyoruz. Bizde eksikliği, felsefenin eksikliği ile özdeştir; bunu çıkarıyoruz. Felsefe de şiir de sır çözmektir veya çözmemektir. Çözülmeyen yerde duyurma var, Osmanlıca "ihsas" diyoruz. Hilmi Yavuz'da bunların hiçbirisine rastlamıyoruz.
Bir başka yerde, Cemal Süreya'nın benim için "gizli şair" yazdığını tartıştım, doğru değil, Cemal bana cömert davranıyordu, ben şairi çok yüce görüyorum. Yalnız, Cemal'in gördüğü şu olabilir,
a-dil aşkı
b- içini, utanmadan, sıkılmadan açıklayabilmek; ben bunu yapabiliyorum.
Hilmi Yavuz'da bunun her ikisi de yoktur. Cemal Süreya'nın "gizli şair" formülasyonunu esas alacak olursam, "şair" değil, fakat “gizli”dir. Ben öğrenci eylemleri yaparken gazeteci idi, sanıyorum, Ahmet Emin'in Vatan'ındaydı, orada kalsaydı, daha verimli ve yaratıcı olabilirdi. Yazık olmuştur.
Hilmi Yavuz, "Tahiri" tarikatındandır; ben ise, yeni bir baskı için uzun bir önsözde, Kemal Tahir'in Devlet Ana romanı ile Aydınlar Ocağı'nın "Türk-İslam Sentezi" savını, siyonist çizgide projeler olarak gösterdim. Hilmi Yavuz'u, felsefe ve şiirin dışında tutmak yerindedir; duyduğumuza göre o kadar iş peşinde imiş ki her ikisine de vakti olduğunu sanmıyorum.
Aydın, zaman'dır.
Ahmet Yıldız : Nazım Hikmet'le ilgili saptamalarınız çok dokunaklı ve yeni düşünceleri içeriyor. Açlık grevi yapmasının aslında politik bir nedenle değil, Münevver'i protesto gibi masum bir nedenden kaynaklandığını yazıyorsunuz. Örneğin kimsenin (sizden başka) gidip donanma davası belgelerini incelemediğini öne sürüyorsunuz? Sovyetler Birliği'nde sıkı takipte, eli ayağı bağlanmış, bütün politik giysilerden soyunuk bir süs bitkisi adeta... Bu dönemi şiirleriyle örnekliyorsunuz. Şairi bu duruma sürükleyen neden yalnızca peşine takılmış "Vera" hafiyesi midir? Başka nedenler yok mudur ?
Yalçın Küçük : Eğer öyle yazmışsam, açlık grevi'ni Münevver'e aşkına bağlamışsam, çok yanlış yapmışımdır. Nazım'a haksızlık ve bana da yakışmaz; Nazım, Va-Nu'nun çok ustaca tespit ettiği üzere, bu uzun mahpusluğunda biraz kurnaz olduysa da, yine de bizim en güzel çocuklarımızdan birisidir. Samimidir.
Sadece donanma davası belgeleri değil, aydınımız açısından utanç verici telakki ediyorum, Nazım Hikmet, henüz bilimsel soğukkanlılık ve emekle ele alınmamıştır. Afşar Timuçin'in belki yirmi beş yıl önce çıkan çalışmasını, çıktığı tarihte ve önemli bir başlangıç olarak gösterdim. Benim değinmelerim bir yana, hâlâ oradayız.
Münevver'i hiç tanımadım, insan tanıma merakım çok zayıftır, ben tanınmamış insanı tanımayı seviyorum; Münevver'in aşkında bir devrim saflığı ve hızı varmıydı, bilemem, fakat, Nazım'ın sevmesini bilmediğini biliyorum ve yazıyorum. Nazım, aşklarında, sözcüğün olumsuz anlamında hep çocuk kalmıştır, egoist ve sadakattan çok uzaktır. Nazım, kadında hep kendisini seviyordu; kadını sevmek daha güzel ve güzelleştiricidir, güzelleştirmiyordu.
Vera'ya gelince, aşk, kim ne derse desin insanın en ilkel halidir ve Fransızca'daki "jaluzi" sözcüğünde kapatma anlamı, aşka uygundur. Bu ilkel hal yoksa, seven, zavallıdır; "Zavallı Nazım" incelememde bunu duyurmak istiyordum. Nazım, ilkinde sahip değildi ve ikinci vatanda, dışarı çıkıp geliyordu, naylon çorap veya ruj getirme imkanı olmuştur. İstihbaratçı olabilir, ben o tarafını önemsemiyorum. Vera, bir aparatçik idi, naylon çorap veya rujun o tarihlerde daha önemli olması mümkündür.
Nazım-Vera ilişkisini romanesque görmeyi aptalca buluyorum.
Nazım'ın bir adı da "Romantika" olan romanı da romanesque ve roman olmaktan uzaktır; bunu ilk kez yazmadan önce çok korktuğumu hatırlıyorum. Yazmak zorunda idim.
Sovyetler Birliği Komünist Partisi ve Türkiye Komünist Partisi Nazım'a güvenmediler; Nazım'ı bitkisel hayata bıraktılar. Nazım da buna razı oldu, bu büyük bir yazık'tır ve bundan acı duyuyorum.
Bu iki Parti'nin Nazım'a güvenmemiş olmaları, Nazım'ın lehinedir. Hep sosyalist idi, ancak demek ki, bağımsız bir beyni koruyordu. Neden çıkmadı; doğrusu bunu da dünya sosyalizmine büyük bağlılığı ile açıklayabiliriz, dünya devrimine inanmıştı ve kendisini feda etti.
Nazım Hikmet, Türkiye entelijansiyasının bir fedakârlığı'dır.
Kadın istiyordu; şair, ilke olarak, yaratıcı olduğu zaman kadın ister ve şair, yine ilke olarak, yaratıcı olmadığı zaman daha çok kadın ister. Birincisi sevmek ve ikincisi sığınmak içindir ve ne yazık ki, bu güzel çocuğumuz, Vera denilen birisinin eline kalmıştı, vücudunu paylaşmak zorundaydı. Halbuki bir şiirinden biliyoruz, yar, dendiğinde ortaklığı kabul etmiyordu.
Kavgacı bir adamdı, şiirleri kavgacı değildi.
Güzel bir adamımızdı, güzel şiirleri azdır.
Ürünleri yasak değildi, kendisi yasak oldu.
Geçmişimizde, adı yasak iki adamımızdan birisidir, diğeri, put sayıp yıkmak istediği Namık Kemal idi.
Tarihimizin bir kesitinde adı yol idi ve bizim için aziz'dir.
Verimlerinin bir bölümü yolumuzda barajdır, açmaya çalışıyorum.